Oktay Rifat'ın okuduğum ilk kitabıydı. O kadar etkilendim ki... başlarda kopuk kopuk, atlayarak giden hikaye dizinini görünce bunun bir öykü kitabı olduğunu düşündüm. Ancak sonradan hikâyeler o kadar güzel birleşti ki... Berber Recep, Hayat Kadını Emine, Yalnızlardan Mehmet ve hasta anası..
aşağıdaki yazıyı o kadar beğendim ki üstüne de bir şey yazmak istemedim açıkcası.
Oktay Rifat, 1980 yılında yayımlanan ikinci romanı Danaburnu’yla 1981’de Madaralı Roman Ödülü’nü aldı. Özellikle kahramanlarının iç dünyalarını anlatırken tutturduğu etkileyici diliyle bir ozanın elinden çıktığı belli olan, bir cinayet üzerine kurulu Danaburnu, çeşitli kesimlerden insan hayatlarına ayna tutarken bir döneme de tanıklık ediyor. Yozlaşmadan payını alan sıradan insanların yaşadıkları çalkalanmalar, onların tutunma çabaları ve çıkarları doğrultusunda küçük hesaplar peşinde koşan küçük burjuvalar Danaburnu’nda buluşuyor ve birbiriyle kesişen değişik hayat hikâyeleri sürükleyici bir dille anlatılıyor.
*Garip akımının öncülerinden olan Oktay Rifat, şiirlerinde kırsal kesimde ve daha çok kentte yaşayan sıradan insanların günlük yaşamlarına ‘lirik ögeyi devre dışı bırakacak’ bir biçimde yaklaşmasıyla tanınır. Şiirlerindeki izleği romanlarında da hissettiren Rifat, Danaburnu ve Bay Lear’da da ana karakterlerini sıradan insanlar arasından seçmiş.
Bir film karesi gibi başlamış Danaburnu, deniz ve rüzgârın fırtınalı birlikteliğiyle daha başta ilk karakterler belirmiş. Bir yazlık, kent yaşamını ve zenginliği tavırlarına sindirmiş bir çift olan Yusuf Kendir ve Perihan’la tanıştırmış önce okuyucusunu yazar. Yusuf Kendir ve karısı eşliğinde, özellikle inşaatçılığın hızlandığı bir dönemin ekonomik yaşamına ve insan tiplerine bakan yazar, buradan da bir kültüre doğru uzanmış. Yazlıkçılık ve site yaşamı kültürüne. Ardından da olayları birbiri ardına sıralamış. Yusuf Kendir’i bıraktığı yerde, yine onunla uzak ya da yakın bağlantılı başka yaşamlara geçmiş, beraberinde izlediği yaşamları, başka yaşamlara ekleyerek, tüm karakterlerini ortak bir noktada buluşturmuş. Ancak, olayların birbirinden kopuk olduğu sanılmasın, bir hikayeyi bırakıp, başka bir hikayeye başlayan yazar, daha sonra bıraktığı hikayeye tekrar geri dönerek, yakaladığı sonuçla eksik kalan zorunlu bir parçayı yakalamış. Yazlığında tanıdığımız Yusuf Kendir ve karısının çevrelerinde bulunan kırsal kökenli kurnaz esnafların yanı sıra, evlerde çalışan, geçimini oradan buradan bulduklarıyla sağlayan kadın ve erkekler arasındaki görüntü ve davranış farkıyla anlatan yazar, farklı insanlar arasındaki masumane çatışmaların psikolojik analizini yapmış önce. Daha sonra da her birinin gerçek kimliği ardından gitmiş. Site sakinlerini dolandırışı ve kitabına uydurarak yaptığı hırsızlık, saygıdeğerliliğinden hiçbir şey götürmemiş Kendir’in. Mülk edinmek için tasarruf yapan, çalıştıklarını biriktiren orta sınıfa mensup insanların üzerinden palazlanmıştır Yusuf Kendir. Diğer bir yanda da alt sınıflara doğru inecektir yazar.
İçleri kaplayan sis
Ölmek üzere olan annesini yaşadığı köyden sırtına alarak kasabadaki bir hastaneye götürmek için yola çıkan Mehmet’le yalnız ve çaresiz bırakılan insanların trajedilerini izlediğimiz kitapta, berber Recep, onun arkadaşı Yorgo, duvarcı Zeynel, genelevde çalışan Emine ve Zilha gibi tanıştığımız karakterlerle bir toplum ve bir dönemi anlatmamış sadece Oktay Rifat, her bir karakterin iç dünyasına girmiş. Öfke ve haksızlıkları cinayetlerle buluştururken, ne olduğunu anlamadan bir sorunu basitçe çözercesine an’daki bir sapma, karanlık bir nokta sonucu hesaplamadığı halde cinayet işleyen insanların masumiyetiyle birlikte hiç de masum olmayan kahvehane taramaları iç içe geçmiş Danaburnu’nda. Son derece karmaşık bir zeminde seyretmiş Danaburnu, tıpkı bir dönem Türkiye’si gibi: ‘Sokak ortasında kadın bıçaklayan birini ne sanıyordu kim bilir! Tuhaf yargılara, olmayacak güçlere tutsaktı insanlar. Gerçekte uçucu, bulutsu, ama aşılması olanaksız duvarlar içinde yaşıyorlar, burunlarının bir karış ötesini göremiyorlardı. Bir sis içlerini de kaplamıştı. Kişi kendini bile göremiyordu. Bulanıktı çevre, bulanıktı yolcu, doğa ilişkiler. Ve serginin yıldızı doğmamıştı daha. Onun ışığı vursa bu karanlığa, belki göz araştırmaya başlar, anlamaya çalışır, anlardı da. Yeniden vuruyordu Emine’yi sokak ortasında’ Bir araba fren yapmıştı birdenbire ‘ve sonsuza dek uzayan ayrıntı ve ufak tefek öyle acımasız davranmasaydı, daha insancıl olsaydı İstanbul, vurmayabilirdi Emine’yi. Azgelişmiş toplumun bataklıklarında kavruk, açlıkla, yoksullukla, sevgisizlikle ezik bir çocukluk döneminden geliyordu. Ana rahminden geldiği gibi gelse iyi, mengenelerin doğal biçimi yok eden cenderesinden çarpılmış olarak ulaşmıştı gençliğine, gençliğinden oraya ve oradan buraya.’
https://www.insanokur.org/danaburnu-oktay-rifat/ sitesinden alıntıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder